TÜBİTAK kurulan Karbon 14 Laboratuvarında organik kalıntıların tarihlendirilmesi ve yaş tayini alanlarında 50 bin yıl geriye gidilebilecek. TÜBİTAK'tan yapılan açıklamaya göre, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Marmara Araştırma Merkezine (TÜBİTAK MAM) bağlı Yer ve Deniz Bilimleri Enstitüsünde, "Ortadoğu ve Balkanların en gelişmiş" Karbon 14 Laboratuvarı faaliyete geçti.

İLK YAŞ TAYİNİ YAPILDI

Laboratuvarda ilk olarak Hatay Aççana Höyük'ten alınan 4 bin yıllık bir çitlembik tohumu ile bir zeytin çekirdeğinin gerçek yaş tayini yapıldı. Karbon 14 yöntemi, Hızlandırılmış Kütle Spektroskopisi (AMS) teknolojisine dayanıyor. AMS ile atomları düz bir çizgide 20 metrelik bir hat üzerinde seyahat ettiriyor.

CERN'DEKİ BÜYÜK HADRON ÇARPIŞTIRICISININ TEKNOLOJİSİNE BENZER

Temel mantığı, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısında kullanılan teknolojiyle benzer. Atomik boyutta çalışıldığı için laboratuvarın kurulumu büyük bir titizlikle gerçekleştirildi. TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezinde kurulan Karbon 14 Laboratuvarının kurulum aşamasında, tersine beyin göçü ile ülkemize Japonya ve Amerika’da çalışmalar yapmış bir ekip yer alıyor.

50 BİN YIL GERİYE GİDİLEBİLİYOR

TÜBİTAK MAM, belli bir sıra dahilinde numune kabullerine başlanan laboratuvar için arkeolojik kazı ekipleri ve müze müdürlükleriyle görüşmelere başladı. Açıklamada görüşlerine yer verilen TÜBİTAK MAM Yer ve Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr.Abdullah Karaman, karbon 14 yöntemi ile organik kalıntıların tarihlendirilmesi ve yaş tayini alanlarında 50 bin yıl geriye gidilebildiğini ifade etti.

UYGULAMA ALANLARINDA SINIR YOK

Karbon 14 yönteminin uygulama alanlarının sınır tanımadığını belirten Karaman, "Örneğin, geçmişte bir fay hattında hangi aralıklarla deprem meydana geldiğini ya da eski bir eserin yaşını tayin edebilir ya da karbon elementini iz olarak kullanarak ilaçların vücudumuzdaki seyrini takip edebiliriz." bilgisini verdi.

19 ÜLKEDE VAR

TÜBİTAK MAM İş Geliştirme Yöneticisi Nuh Yılmaz ise bu teknolojinin dünyada yalnızca 19 ülkede aktif olarak hizmet verdiğini bilgisini verdi. Yılmaz, Laboratuvarın Türkiye gibi tarih öncesi ve sonrası birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve ender jeolojik ve tektonik bir coğrafyada yer alan bir ülke için kritik öneme sahip olduğunu vurguladı.

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’ndeki (CERN) Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın (LHC) yerine yapılacak Geleceğin Dairesel Çarpıştırcısı (FCC) projesine Türkiye’den İstanbul Üniversitesi (İÜ) öncülüğünde 7 üniversite imza attı. Evrenin büyük bölümünü oluşturan karanlık madde üzerinde yıllardır çalışma yapan nükleer bilimciler, LHC ile proton parçacıklarını rekor hızda çarpıştırarak yüzyılın deneyini yaptılar. Şimdi ise gelecek yüzyılın deneyine hazırlanıyorlar.

BU DAHA BAŞLANGIÇ

İÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sehban Kartal, projenin geleceğe yönelik büyük bir adım  olduğunu belirterek “29 ülkeden katılım olacak. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’na bakacak olursak ilk çalışmaları 1990’larda yapılmaya başlandı.  Arka planda yıllarca süren bir çalışma var. Geleceğin Dairesel Hızlandırıcıları Projesi de henüz başlangıç aşamasında. Biz de bu deneye tam üye olarak katılmak için ikili anlaşma imzaladık” dedi. Türkiye’den 7 üniversitenin projeye katkı sağladığını aktaran Kartal, “Makine mühendisinden elektrik mühendisine kadar aklınıza gelebilecek her konu CERN’de karşılık bulabiliyor. Proje kapsamında deneylerin ilk çalışmaları bu odalarda, bilgisayarlarda ilk önce simülasyonlarla başlayacak, prototipler yapılacak, detektörler geliştirilecek” ifadelerini kullandı.

ARAŞTIRMACIYA DESTEK

Genç araştırmacıların desteklenmesi ve teşvik edilmesinin önemine dikkati çeken Kartal, şunları kaydetti: “Projede yer almak isteyenlere çağrı yapılacak. Bilim adamlarına verilebilecek her maddi desteğin mutlaka geri dönüşü olacaktır. Bu Türkiye’de yetenekli, geleceği parlak öğrencileri temel bilime kazandırmak açısından büyük bir fırsat. TÜBİTAK, TAEK ve TÜBA gibi kurumların onları desteklemesi çok önemli. Projede çalışacak araştırmacılara baştan bir maddi destek sağlanarak daha sonraki dönemde projenin gidişatı takip edilebilir.”  

Rus mühendislerden oluşan bir takım, deneysel uydu projeleri için gereken fonu Kickstarter'ın Rus sürümü Boomstarter üzerinde toplamayı başardı. Yakında fırlatılacak olan uzay aracının bilimsel araştırma yapma gibi bir amacı bulunmuyor. Tüm amacı, gece gördüğümüz yıldızların arasına bir yenisini eklemek.

"Mayak" adlı uydu, güneşle eşzamanlı yörüngeye yerleşerek yüzünü her zaman güneşe dönük tutacak. Aracın 16 metre karelik yansıtıcısı, ışığı dünyaya doğru yansıtacak. Böylece gökyüzünde "her şeyden parlak" bir cisim görünecek. Ruslar niye böyle bir şey yapıyor diye soruyorsanız, bunun cevabını kendileri de tam olarak vermiyorlar. Amaç daha çok "yapabiliyor muyuz" sorusunu cevaplamak gibi görünüyor.

Proje lideri Alexander Shaenko, Sputnik News'a yaptığı konuşmada "uzay gezintisinin heyecan verici ve ilginç bir şey olduğunu göstermek istiyoruz, ancak en önemlisi ilgilenen herkese açık olduğunu göstermek istiyoruz" dedi. The Independent'a göreyse burada "uzaya ilk kez kim çıktı" sorusunu insanlara hatırlatacak milliyetçi bir arzu var.

Bu arada bazıları projenin gerçek bilimin önünü keseceğini söyleyerek onu sert biçimde eleştirdi. Gökbilimci Nick Howes, IFLScience'a yaptığı açıklamada şöyle konuştu: "Gezegenimizin etrafındaki karanlık gökleri keşfetmek için çok yoğun biçimde çalışıyoruz. Bu çabaların internetten fon toplayan bir saçmalık tarafından çöpe atılma ihtimali, beni umutsuzluğa sürüklüyor."

Boomstarter'da 1,8 milyon ruble toplayan takım, bu parayla uçuş testlerinin bir sonraki aşamasını gerçekleştireceklerini söylüyor. Rus uzay ajansı Roscosmos ise uydunun Temmuz 2016'da fırlatılabileceğini söyledi.

Uzay dünyasında birçok bilinmezler bulunuyorken, üzerinde birçok teori üretilen ancak hala günümüzde yaklaşacak bir teknolojinin bulunmadığı kara delikler hep bir merak uyandırmıştır. Şu anda bilinenlere göre kendi galaksisine sahip olan bu kozmik cisimlerden oldukça farklı olanı keşfedildi.

Chandra X Işını Gözlemevi’nde astronomlar tarafından başıboş bir süper kütleli karadelik keşfedildi.

Süper kütleli kara delik, hem de kütlesi Güneş’in 100 bin katı kadar, bizden 4,5 milyar ışık yılı mesafede bir galaksinin uçlarında gezerken keşfedildi. Astronomlara göre önceden bir galaksinin merkezinde olan bu devasa kara delik, kendi galaksisi başka biriyle birleşince evsiz kaldı ve o sırada ordan geçmekte olan galaksiye tutundu.

Kara delikler, kütlelerine göre üç farklı sınıfa ayrılıyorlar. En küçük olanları,Yıldız kara delikler, 16 km çapına kadar genişliyor ve kütleleri de 20 Güneş'in toplamı kadar. Biraz daha büyüdüğünde ise Orta kara delikler meydana çıkıyor. Bu objelerin kütleleri ise 100 ile 100 bin Güneş’in toplamı kadar. Ve son olarak,Dev ya da Süper Kütleli kara delikler, 100 bin ile 10 milyar Güneş kütlesine sahipler.

Orta ve Dev kara delikler doğal olarak galaksilerin merkezlerinde bulunuyorlar. Ancak son zamanlarda astonomlar teorilerden yola çıkarak hepsinin galaksi merkezlerinde olmasına gerek olmadığını, başı boş dolaşan kara delikler olabileceğini de öne sürdüler. Bu ancak iki tane kara delik merkezli galaksinin birleşmesiyle meydana gelebilirdi. Tabi ki iki lider bir galaksiye çok geleceğinden kara deliklerden daha az kütleye sahip olan oradan atılıyor ve evsiz kalmaya mahkum ediliyor.

Kara delikler doğaları gereği aşırı yüksek olan çekim kuvvetlerine sahipler. Bu nedenle gözlenmesi mümkün olmayan kozmik cisimleri ancak X-Işınlarıyla gözlemleyebiliyoruz. X-Işınlarının oluşma nedeni ise kara delik kendine yaklaşan tüm materyalleri o kadar hızlı hareket ettiriyor ki çok yüksek sıcaklıklara ulaşan maddeler inanılmaz miktarlarda X-Işını yaymaya başlıyorlar.

Bundan önce de başıboş gezen bir kaç kara delik keşfedilmiş olsa da hiç biri bunun kadar etkileyici değildi. Bu yalnız canavar şimdiye kadar keşfedilmiş en parlak yalnız kara delikten 10 kat daha fazla X-Işınıyla parlıyor.

Bize zarar vermek için fazla uzakta yer alan GJ1417+52 kara deliği, her ne kadar özel bir isme sahip olmasa da, bilimsel gelişmelere ve evrenin oluşumunu anlamamıza büyük katkı sağlayacak.

Siber suçlara ilişkin tüzüklerini güncelleyen İngiltere Kraliyet Savcılık Hizmetlerinden (CPS) yapılan açıklamada, yeni düzenlemelerle sahte çevrimiçi hesaplar ve internet siteleriyle etkili mücadelenin hedeflendiği bildirildi.

CPS, Facebook ve Twitter gibi popüler sosyal medya platformlarında sahte kullanıcı hesabı açıp rahatsızlık veren, taciz eden ve yalanları paylaşanlara karşı nasıl cezai yaptırımlar uygulanabilmesine ilişkin öneriler üzerinde çalışıyor.

Söz konusu öneriler kapsamında başkalarının adıyla açılan sahte hesaplar suç sayılacak ve mağdur olanlar yargıya başvurabilecek. Kişileri aşağılayıcı ve itibarına zarar verici bilgi paylaşımında bulunan sahte hesap sahipleri cezalandırılacak.

"FAİLLER İNTERNETTE AYAK İZLERİNİ BIRAKIYOR"

CPS'in açıklamasında kurumun çalışmalarına ilişkin görüşlerine yer verilen Kamu Savcılığı Direktörü Alison Saunders, çevrimiçi iletişimin hızla geliştiğine vurgu yaparak, internet ortamındaki tacizcilerle mücadelede sürekli yeni yöntemler geliştirildiğini bildirdi.

Tüzüklerin devamlı olarak gözden geçirildiği bilgisini veren Saunders, "Savcıların, davalının hem çevrimiçi hem de çevrimdışı ortamdaki davranışlarını ele alması, delillere bakarken tüm resmi görmesi hayati önem taşıyor. Çevrimiçi taciz ödlekçe ve kurbanlarını çok derinden üzebiliyor. Sahte hesap açanlar, bunları kullanarak takip edilemeyecekleri düşüncesine kapılıyor ancak durum öyle değil. Failler internette ayak izlerini bırakıyor" ifadelerini kullandı.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Çavun ve ekibi, yürüttükleri araştırmayla insan vücudunda bulunan "Glycyl-glutaminin" molekülünün depresyon tedavisinde kullanılabileceğini belirtti.

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) araştırmacıları, Türkiye, İsrail, Ürdün,Lübnan, Filistin, Kıbrıs ve Suriye'yi kapsayan Doğu Akdeniz bölgesinde1998 yılında başlayan kuraklığın, muhtemelen son 9 asrın en kötü kuraklığı olduğunu bildirdi.

ABD'nin New York kentindeki NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nden iklim bilimci Ben Cook önderliğindeki araştırma ekibi, Doğu Akdeniz'in iklim koşullarını ve suyun azalışını anlamak için bölgenin kuraklık geçmişini gösteren modeller oluşturdu.

Elde edilen veriler, bilim insanlarına Akdeniz kuraklığı oluşumunda doğal varyasyonun etkileri ile insan kaynaklı küresel ısınma arasındaki farklılıkları gösterdi. Araştırma,NASA'nın hâlihazırda geçmiş ve gelecek için iklim simülasyonları geliştiren bilgisayar modellerine de bilgi sağladı.

900 YILLIK VERİLER VE DOKÜMANLAR İNCELENDİ

Cook ve ekibi, geçmişte Akdeniz kuraklıklarının ne sıklıkla ve şiddette gerçekleştiğini anlamak için ağaç-halka analiz tekniği ile Eski Dünya Kuraklık Atlası'nı kullandı. Bu sayede, Kuzey Afrika, Yunanistan, Lübnan, Ürdün, Suriye, Türkiye, İspanya, Fransa'nın güneyi ve İtalya'yı kapsayan analizler ile geçtiğimiz 1000 yılın coğrafi kuraklık izlerine ulaşıldı. Aynı zamanda 1100 ve 2012 yılları arasındaki tarihsel dokümanlar incelendi ve kuraklık dönemleri tespit edildi.

Ben Cook'a göre, Türkiye'nin de yer aldığı Doğu Akdeniz'de 1998 – 2012 yılları arasında görülen kuraklık, son 500 yılın en 'kuru' döneminden yüzde 50 oranında daha şiddetli geçti. Son 900 yıla göre ise en kurak dönemden yüzde 10 – 20 arası daha kötüydü. Bu kuraklığın etkileri ise halen devam ediyor.

"DOĞU AKDENİZ, KÜRESEL ISINMAYI YAŞIYOR"

İklim bilimci Ben Cook, araştırmayla ilgili yaptığı açıklamada, "İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin önemi ve büyüklüğü, doğal iklim değişkenliğinin boyutlarını anlamamız gerektiğini gösterdi. Asırlar süren doğal değişkenliğin dışında kalan son olaylara ve anormalliklere bakarsak, bunlara insan kaynaklı iklim değişikliğinin sebep olduğunu görebiliriz" dedi.

Araştırmaya katılan ekipteki Yochanan Kushnir de, "Akdeniz, gelecekte insan kaynaklı iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden biri. Bu araştırma gösterdi ki, son şiddetli kuraklık, geçmiş asırlardaki doğal kuraklıklardan farklılık gösteriyor. Doğu Akdeniz, küresel ısınmayı hâlihazırda yaşıyor. Elde edilen veriler, gelecek yüzyıldaki kuraklık risklerini gösteren bilgisayar modelleri için önem taşıyor" diye konuştu.

Araştırma sonuçları, Amerikan Jeofizik Birliği'nin 'Geophysical Research-Atmospheres' dergisi tarafından yayınlanacak.

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Ulusal Gözlemevi (TUG) Müdür Vekili Prof. Dr. Halil Kırbıyık, 9 Mayıs Pazartesi günü Merkür'ün, güneşin önünden geçeceğini bildirdi. Kırbıyık, yazılı açıklamasında daha önce 8 Kasım 2006 tarihinde meydana gelen bu ender gök olayının, Antalya'da saat 14.25'te başlayacağını ve gün batımından sonra da devam edeceğini belirtti. Geçiş sırasında Merkür'ün diski Güneş'in diskine göre çok küçük kalacağından, tutulma gözlükleri kullanılsa bile gözle fark edilemeyeceğini vurgulayan Kırbıyık, "Geçişi gözleyebilmek için mutlaka özel üretilmiş Güneş filtresine sahip teleskoplar kullanılmalı. Aksi taktirde filtresiz dürbün, teleskop ve benzer optik bir aletle Güneş'e doğrudan bakıldığında göz retinası ciddi zarar görecektir." uyarısında bulundu.
"EXPO 2016'DA İZLENEBİLECEK"
Kırbıyık, Güneş diskinin önünden bir iç gezegenin geçişinin tutulma gibi düşünülebileceğine, ancak Merkür gibi gökyüzündeki açısal çapları Güneş'i Ay gibi tamamen örtmeye yetmediğinden Güneş tutulmasındaki gibi ışık azalmasının fark edilemeyeceğine dikkati çekti. Merkür'ün ortalama bir yüzyılda 13 kez Güneş'in önünden geçtiğine değinen Kırbıyık, şunları kaydetti: "Yarın Merkür gezegeni bize 83,6 milyon kilometre uzaklıkta olacak. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin Akdeniz Üniversitesi Yerleşkesi içindeki BİTOM adlı gözlem merkezi 9 Mayıs 2016 Pazartesi günü, hava şartları gözlem için uygun olduğu takdirde, 14.00-17.00 saatleri arasında herkese açık olacak ve teleskoplarla bu geçiş izlenebilecek. Ayrıca Expo 2016 alanında da Merkür geçişi için bir etkinlik düzenlenecek ve kurulacak teleskopla büyük ekranlardan canlı olarak yayınlanacak." 
Merkür geçişlerine ilişkin 2000-2050 yılları arasındaki takvim şöyle:
- 7 Mayıs 2003
- 8 Kasım 2006
- 9 Mayıs 2016
- 11 Kasım 2019
- 13 Kasım 2032
- 7 Kasım 2039
- 7 Mayıs 2049
 

ABD Savunma Bakanlığı Savunma Projeleri Araştırma Geliştirme Birimi (DARPA), bilgisayardan insan beynine bilgi aktarabilecek bir teknoloji üzerinde çalışıyor. DARPA, kendi internet sitesinde yayınladığı bir makalede, üzerinde çalıştıklarıNöron Mühendisliği Sistem Tasarımı (NESD) sayesinde, dijital dünyadan insan beynine ve insan beyninden bilgisayara veri aktarımının mümkün olabileceğini öne sürdü. Buna göre, birleştirilmiş 2 adet 10 sent (nicel) demir para hacminde bir parça (çip) beyne yerleştirilerek, insan beyniyle bilgisayar arasında veri transferi gerçekleştirilecek. Yani söz konusu alet, beyindeki nöronlar ile bilgi teknolojisi dilini oluşturan elektrokimyasal dil arasında bir tür ‘çevirmen’ gibi görev yapacak.

NESD Program Müdürü Phillip Alvelda, “Projeyle, insan beyni ile elektronik dünya arasında bir kanal kurulacak” dedi. Yeni teknoloji, “Matrix filmi gerçek mi oluyor?” sorusunu akla getirdi. Araştırmanın, insan yeteneklerinin geliştirilmesi ve yeni tedaviler noktasında temel oluşturacağı düşünülüyor. Soğuk savaş döneminde kurulan DARPA’nın geliştirdiği teknolojiler arasında internet ve drone (insansız hava aracı) yer alıyor.

Selçuk Üniversitesi'nde, endüstriyel atık ve ekonomik kayıplara karşı diğer filtrelerden daha iyi temizleme işlemi yapan, çevre dostu yeni bir "elektromanyetik filtre" üretildi. Selçuk Üniversitesi (SÜ) Teknoloji Fakültesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmail Sarıtaş, endüstriyel atık ve ekonomik kayıplara karşı diğer filtrelerden daha iyi temizleme işlevi gören, çevre dostu yeni bir "elektromanyetik filtre" geliştirdi. Teknopol Selçuk Ar-Ge-Akredite Uygulama Merkezi projeleri kapsamında, "elektromanyetik filtre" geliştirmeye karar verdiğini belirten Sarıtaş, yapılan çalışmanın son derece verimli olduğunu söyledi.
İstanbul'da bir çelik fabrikasının ürettiği çatal, kaşık, tencere, tava gibi malzemelerin, İtalya'ya ihracını öğrendiğini dile getiren Sarıtaş, aşınmalardan oluşan lekelerden dolayı bir gemi dolusu parça, araç ve gereçlerin geri gönderildiğini gördüğünü ifade etti. Bunun üzerine bir çalışma yapmaya karar verdiğini anlatan Sarıtaş, sözlerini şöyle sürdürdü: "SÜ Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) desteğiyle 2008 yılında prototip bir filtre elde ettik. Filtre bu haliyle kalmadı. TÜBİTAK ile Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının destekleriyle, yapay zeka yöntemleriyle kontrolünü de gerçekleştirdik. Yüksek enerji tasarrufu ve manyetik alan oluşturmayla verimli hale getirdiğimiz bu elektromanyetik filtre, endüstriyel alanda diğer filtrelerin gerçekleştiremediği temizleme işlemlerini yapabiliyor hale geldi. Artık çelik tencere, tava, kaşık, çatal ve benzeri gereçler, sanayiye yönelik parçalar da üretmiş olsalar, bunların üzerinde oluşabilecek yüzey temizliğini bile bu filtre ile temizlemek mümkün olacak."
"YÜZDE 99 BAŞARI SAĞLANDI"
Sarıtaş, uluslararası patentini de aldıkları ürünün, endüstriyel alanda diğer filtrelerin gerçekleştiremediği temizleme işlemlerini yapabildiğini söyledi. Filtrenin ön tarafındaki ekran kısmında hangi filtrelerin, kaç amperle, hangi gerilimlerle çalıştığının rahatça görülebildiğini aktaran Sarıtaş, ürünün denemelerini yaptıklarını ve yüzde 99 oranında başarı sağladıklarını açıkladı.

Giresun'un Şebinkarahisar İlçesinde bir ilkokulda sınıf öğretmenliğini yapan Celalettin Turkar, tasarladığı uzay mekiği roketi ile Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü'nün (WİPO) dikkatini çekmeyi de başardı. Tasarladığı roketin dünyada bulunan diğer roketlerden farklı olarak çalışacak olduğunu ifade eden Turkar, sınıf öğretmeni olarak uzun yıllar önce yaşadığı bir olaydan esinlenerek, farklı bir sisteme sahip mekik roketi tasarladığını söyledi.

"DARBE İLE HAREKET EDECEK"

Uzay çalışmalarında kullanılabilecek roketi diğer roketlerden ayıran en büyük özelliğinin iç darbe ile hareket etmesi olduğu bilgisine veren Turkar, şöyle devam etti;

"Oksijen deposundan ve yakıt deposundan gelen oksijen ile yakıtın roketin karıştırma kısmında karıştırılarak, gaz pompası ve ateşleme merkezi yardımıyla yanma odasında patlatılması sonucu oluşan basınçlı gazın valf in açılmasıyla huni şeklindeki yapıdan dışarı çıkarak, roketin başlığına çarpar, bu çarpmanın etkisiyle roket harekete geçer''

Avusturya Patent Bürosu tarafından verilen rapor ile dünyada bir benzerinin olmadığının tescil edildiğini belirten Turkar, ''Bu raporla Türkiye´de de incelemeli patent alma hakkına sahip olduk. Fen bilgisi dersinde deney yaptığı sırada böyle bir şeyle karşı karşıya geldim. Özellikle uzay çalışmalarında kullanabilecek bu buluş, uzun yıllar sonucu elde edilen bir çalışma. Buluşumu diğer roketlerden ayıran özellik, çok sayıda yakıt tankına gerek duymaması iç darbeyle hareket etmesi ve fazla yakıta gerek duymaması oldu. Kanatçıklara gerek duymadan yönünü bulabilen ve uzayda hızlanma özelliğe sahip roket, yeryüzüne inişlerde de daha kolay ve risksiz olarak öne çıkıyor'' ifadelerini kullandı. 

TÜBİTAK tarafından da ulusal patent alan Celalettin Turkar, bu dalda bir de ödül aldı. 3-6 Mart 2016 tarihleri arasında yapılacak olan 16. Uluslararası İstanbul Buluş Fuarında buluşunu bilim adamları önünde sergileyecek.